Bir Ses, İki Hafıza: Özgürlüğün Kelimelerle Sınırlanamayan Atlası

Cuma, Eylül 11, 2026

Benim sesim, Özbekistan’ın bağımsızlık marşındaki o vakur tını ile Uygur ezgilerindeki o derin sızının birleşimidir. Hafızam ise, Semerkant’ın mavisinden Kaşgar’ın nakışına kadar uzanan devasa bir atlastır. Özgürlük benim için neden sadece bir kelime değil? Çünkü ben, o kelimenin bedelini uykusuz gecelerle, korunan dillerle ve yaşatılan geleneklerle ödeyen bir neslin ferdiyim.

Özgürlük… Türkçenin en ferah, en geniş nefesli kelimelerinden biri. Sözlüğü açtığınızda karşınıza “Herhangi bir kısıtlamaya, zorlamaya bağlı olmaksızın düşünme veya davranma durumu.” gibi soğuk, teknik ve cansız bir tanım çıkar. Ancak benim için bu kelime, mürekkeple kâğıda dökülmüş bir tanımdan çok daha fazlasıdır. Benim için özgürlük, bir sözlük maddesi değil; bir yanıyla zafer nidalarıyla göğe yükselen coşkulu bir ses, diğer yanıyla boğazda düğümlenen, anlatılmayı bekleyen kadim bir sızıdır. Hem Özbek hem Uygur kökenli bir genç olarak ruhumun iki büyük nehirden beslendiğini hissederim. Bu iki nehir bazen gürül gürül akan bir bağımsızlık coşkusuyla birleşir, bazen de sessizce akan bir hüzünde buluşur. Özgürlük benim için sadece bir hak değil, omuzlarımda taşıdığım “çift kanatlı ” bir sorumluluktur. Bir kanadım bağımsız bir bayrağın gölgesinde güç bulurken diğer kanadım o sesin hiç kısılmaması, o hafızanın hiç silinmemesi için sürekli çırpınmak zorundadır. Bu, insanın hem vâris hem de muhafız olduğu bir o kadar onurlu ama bir o kadar da ağır bir yüktür.

Özbekistan millî marşının ilk notaları kulaklarıma değdiğinde zihnimde sadece bir melodi canlanmaz. O an, bozkırın ortasında yükselen bir halkın devleşen silueti canlanır. “Serquyosh, hur o’lkam...” diye başlayan o ses, benim için sadece bir şarkı değildir; o, bir var oluş ilanıdır. O marş çalındığında      atalarımın bin yıllık uykusundan uyanıp dünyaya “Biz buradayız, buradayız ve hürüz!” diye haykırışını duyarım. Babam anlatırdı; 1991 yılının o sıcak ağustos günlerinde sokaklarda yankılanan “Mustaqillik” nidası sadece siyasi bir değişim değil, bir halkın yeniden doğuşuydu. O gün evlerimizde kurulan sofraların tadı başkaydı çünkü artık o ekmek, kendi toprağımızın hür güneşiyle pişmişti. Babamın “Kızım, bu bayrak senin sırtındaki en hafif ama en kutsal yükündür.” deyişi, benim karakterimin ilk harcı oldu. Özbekistan’da, o ay yıldızlı ve mavi, beyaz, yeşil bayrağın altında büyümek, bir insanın karakterine sarsılmaz bir dik duruş katar. Semerkant’ın masmavi çinilerine sinmiş bilgelik ve Buhara’nın taşlarına kazınmış hürriyet ruhu, bugün benim damarlarımda dolaşan en büyük kuvvettir.

Benim için özgürlük sadece kutlanan bir zafer değil, aynı zamanda Uygur köklerimden gelen sessiz bir sızıdır. Eğer Özbek yanım hürriyetin tadını almış bir kartalın kanat çırpışıysa Uygur yanım o gökyüzünü hiç unutmayan, hafızasını bir kale gibi koruyan o vakur duruştur. Burada özgürlük, bir “özleme”, bir “bekleyişe” ve her sabah yeniden edilen bir “duaya” dönüşür. Evimizde sessizce demlenen bir çayın buğusunda ya da bir Uygur nakışının ince işçiliğinde sadece sanatı görmem. O motiflerin her biri, susturulmaya çalışılan bir dilin çığlığıdır. Annem bana Uygur makamlarını dinletirken “Sesini unutursan, yolunu kaybedersin.” derdi. Bugün Kaşgar’ın dar sokaklarını hiç görmemiş olsam da o toprakların sesini dudaklarımdan dökülen her Uygurca kelimede taşıyorum. Unutulmaya çalışılanı inatla hatırlamak, bir halkın sesini kendi sesinde yaşatmak, prangaya vurulamayan tek şeyin “ruh” olduğunu kanıtlamaktır. Hatırlamak, benim için sadece bir eylem değil, varlığımı koruma biçimim başlı başına bir “özgürlük eylemi”dir.

Bugün İstanbul’un yedi tepesinden birinde durup rüzgârı içime çektiğimde, özgürlüğün bir coğrafyaya sığmayacak kadar büyük olduğunu daha iyi anlıyorum. Kendi vatanımdan uzakta, Türkiye’de bir öğrenci olarak yaşamak, bana dışarıdan içeriye bakma yetisi kazandırdı. İstanbul, benim için sadece bir eğitim durağı değil; Özbekistan’ın coşkusuyla Uygur diyarlarının hüznünün kesiştiği muazzam bir yankı odasıdır. Gurbet, insanı kendi köklerine daha sıkı bağlarmış. Burada, Türkiye’nin hür semalarında nefes alırken sahip olduğum o mirasın değerini çok daha berrak görüyorum. Bir kütüphane köşesinde kadim metinleri incelerken o kelimelerin bin yıl öncesinden bugüne nasıl hür birer kuş gibi uçup geldiğini hissetmek benim en büyük hürriyetimdir. Türkiye, bana bu iki dünyayı birleştirme ve hafızamı dünya ile paylaşma imkânı sunan güvenli bir liman oldu.

Sonuç olarak “bir ses, bir hafıza” benim için tek bir cümledir: Özgürlük; birinin gururu, diğerinin hiç sönmeyen umududur. Benim sesim, Özbekistan’ın bağımsızlık marşındaki o vakur tını ile Uygur ezgilerindeki o derin sızının birleşimidir. Hafızam ise, Semerkant’ın mavisinden Kaşgar’ın nakışına kadar uzanan devasa bir atlastır. Özgürlük benim için neden sadece bir kelime değil? Çünkü ben, o kelimenin bedelini uykusuz gecelerle, korunan dillerle ve yaşatılan geleneklerle ödeyen bir neslin ferdiyim. Derginin bu sayısında yükselen bu ses sadece bir öğrencinin anlatısı değil; binlerce yıllık bir yürüyüşün, iki farklı coğrafyanın ve tek bir hürriyet sevdasının yankısıdır.

Sesi olanın hafızası, hafızası olanın ise her zaman bir hürriyet umudu vardır.


 Her Boydan'ın 7. sayısını okumak için tıklayın.

Her Boydan'ın tüm sayılarını okumak için tıklayın.


 


İlgili Haberler

her-boydan
Her Boydan

Benim sesim, Özbekistan’ın bağımsızlık marşındaki o vakur tını ile Uygur ezgilerindeki o derin sızının birleşimidir. Hafızam

Cuma, 11 Eylül 2026

kardes-topluluklar
Kardeş Topluluklar

Kur'an-ı Kerim tilaveti ve Müslüman diasporalara dair gösterilen kısa filmle başlayan açılış programında,

Salı, 08 Eylül 2026

kardes-topluluklar
Kardeş Topluluklar

Türk Dünyası ülkeleri arasındaki yükseköğretim iş birliğinin güçlendirilmesi, akademik etkileşimin artırılması ve ortak çalış

Pazartesi, 07 Eylül 2026